|
KEMERKAYA’NIN TARİHÇESİ
Ramazan YOLAL
Marmara Üniversitesi
02.02.2007 / Kadıköy_İSTANBUL.
Kasabamız
Afyonkarahisar ili Bolvadin ilçesine bağlı bir
yerleşim yeridir. Kasaba yaklaşık olarak
bilinen beş bin yıllık (bilinmeyen on bin yıllık)
bir geçmişi vardır. Ancak bizim
araştırmalarımıza ve anlatılanlara göre
1200-1300 yılların da kurulmaya başlamış. Orta
Asya’da kabına sığmayan Türklerin İran yoluyla
Anadolu’ya gelmeleri Tuğrul Bey ve Sultan
Alparslan yönetimlerinde daha da geniş çaplı
olmaya başlar. Bilhassa Emir Afişini 1068’de
Torosları geçerek orta Anadolu’ya girer.
Bizanslarla Anadolu Selçukluları arasında
mücadeleler başlar. Anadolu’nun önemli
anayolları üzerinde bulunan Bolvadin, bir çok
savaşlara sahne olur. Melikşah’ın Komutanı Emir
Merkülek ile Bizans İmparatoru Aleksi Kommen
arasında Bolvadin ovasında 1107 Bolvadin savaşı
ceryan eder ve Emir Merkülek İstanbul yolunu
haçlılara kapatır. Bizans ordusunu batıya çeker,
yapılan Bolvadin Antlaşmasıyla Bizansların bu
bölgelere dönmesi mümkün olmadığı için
Anadolu’nun müslümanlaşması ve Türkleşmesinde bu
antlaşmanın önemi büyüktür. Anadolu Selçuklu
devletinin son zamanlarında tarihe “cimri” olayı
olarak geçen hesaplaşma Kemerkaya kasabasında
geçmiştir. Bu olaydan sonra Afyon ve Bolvadin
civarı Sahip Ata oğullarına verilmiştir.
Kemer Kaya’nın Tarihi Dokusu:
Kemerkaya Kasabası Bolvadin'in en eski
yerleşim merkezlerindendir. Arkaik devri
yaşamıştır. Roma Devrinde "Appola" ismi ile
anılan bir köydür. Yapraklı mezrasında bulunan
mezar taşlarında M.Ö. 401 yılında Persler
tarafından yıkılan "Kayster Pedion" şehrinden
gelip, buralara saklandıkları yazılıdır.
Kasabanın doğusunda, püskürük kütle üzerinde
kurulmuş, büyük bir kale vardır. Kale üzerindeki
su sarnıçları, değirmen, fırın ve bina
kalıntıları mevcuttur. Kasabanın doğusundaki "Seyfi
Kalesi" ve "Keçili Kale" de Roma Devrine aittir.
Bu kalelerde yer yer Arkaik Devir izlerine
rastlanmıştır. Kasabadaki Muhterem Seçen'in
evinin duvarındaki kitabe, Savaş Camisindeki
sütun altlığı, binaların temellerindeki mimari
parçalar, kuzeydoğu tarafındaki tepenin
yamacında bulunan yüzlerce kaya mezarı Roma
Devrine aittir.
Yine bu devirde yapılan "Yedikapı Mağaraları" 3
katlıdır:
1. Kat: Kuzey tarafındaki tünelden girilir,
kasabanın içine doğru gider.
2. Kat: Yedikapının batı tarafındaki tünelden
girilir. İçinde odalar vardır. Burası Yapraklı
Mahallesindeki kuyunun içine çıkar.
3. Kat: Mevkiye ismini veren Yedikapıdan girilir.
İki büyük salondan büyük odalara geçilir.
Salonun biri yıkılmıştır. Kasabanın Belediye
Başkanının gayretleri ile Afyon Müze Müdürlüğü
tarafından 1998 yılında toprak temizleme
çalışmaları yapılarak odalar ortaya
çıkarılmıştır. Yedi kapı mağarası <ROMA
GARNİZONU>diye de anılır.
Burasını ilk yerleşim yeri olarak
seçenler öncelikle sığınma saklanma amacı ile
buraları yurt edinmişler bunda da Selçuklu ve
Osmanlı dönemlerinde insanların şimdiki Amerika
Birleşik Devletleri örneğinde de olduğu gibi
nasıl bir eyalet den diğer bir eyalete geçince
suçlar bağışlanıyor ya da o eyaletin yasaları
farklı olduğu için diğer suçun işlendiği
eyaletteki yasa ve kurallar geçmiyorsa tıpkı
Osmanlı döneminde de kurallar böyle olduğu için
benim kanımca ve de büyüklerin anlattığına göre
bizim eski köy dediğimiz tarih kayıtlarında da
Çoğu Köyü olarak geçen mevkiye yerleşen aile
sayısı bir elin parmak sayısı kadar azdır.
Bir
Sülalenin Bir İlden Bir İle Yerleşim Hikayesi:
Buraya yerleşen aileler de
yukarıda bahsettiğim konulardan dolayı buraya
yerleşmiş olacakları bir varsayımdır.
Diyeceksiniz ki bu bilgilere nereden ulaştınız?
Kasabamızın yetiştirdiği ve yıllarca köy
muhtarlığı akabinde kasabamızın kurucusu ve ilk
belediye başkanı 1900 doğumlu Mehmet Ali YOLAL’ın
anlattığı bilgilere dayanarak anlattığımı da
burada vurgulamak isterim. Dolayısıyla benim
atam da Çoğu Köyü’ne sonradan gelen ailelerden
biridir. Geliş sebebi bizim soyumuzdan birisi
1600-1650 yıllarında Osmanlı Sarayı’nda paşa ve
yukarıda bahsi geçen tarihler arasında devrin
padişahı ile bir şekilde araları açılır. Malum o
devirde yerleşik Osmanlı İmparatorluğu
yasalarına göre aileden biri suç işledi mi bu
büyük bir suç dolayısıyla o birey ya da aile ne
suça çarptırılırsa sülalenin geri kalan kısmı da
o suçla cezalandırıldıkları için kara haber Eber
Köyü’ne tez ulaşır ve bizim atamız olan Molla
Osman da bu vesile ile bulunduğu yurdunu terk
eder ve bu vesile ile ilk yerleşim yeri olarak
çoğunuzun Moçu’nun Ağıl olarak bildiğiniz hemen
Ovacık Yaylasının alt tarafı olan mevkiye
yerleşir. Kendisi de Molla (Mederse eğitimi
almış şimdilerin imam hatibi) olduğu için yörede
dağınık yerleşik durumda olan yöre insanına
imamlık yapıyor belli bir süre sonra da
Konya’nın Çeltik kazasına yerleşiyor ve o zaman
beylik olan Çeltik Bey’inin hizmetine giriyor
ve Bey'in dini konuları ile ilgilenmeye başlamış
oğlu Aziz de babasının yanında Bey’in diğer
işleri ile uğraşır bunun için de Dandı Dağı’ndan
odun getirmek dahi var.O devrin güreş
müsabakaları da çok meşhur. Güreş
müsabakalarının olacağından haberi olmayan
mollanın oğlu Aziz pehlivan Dandı’ya oduna gider
ve odun dağından geç gelir o günde beylikler
arası güreş müsabakaları vardır. Ama bunu Aziz
unutmuş bey sinirlemeye başlamış çünkü
şimdikinin popüler sporu futbol gibi o
devirlerde de güreş o kadar değerli bir ata
sporu neyse ki Aziz Goca güreş müsabakalarının
başlamasına az bir zaman kala gelir ve beyin
emri ile apar topar soyunur güreşe tutuşur Dandı
yorgunu olmasına rağmen o günkü tüm rakiplerini
yener ve beyin yüzünü güldürür.Aziz Goca çok
yakışıklı güçlü kuvvetli beyin bircik kızı
Pehlivan Aziz’e deliler gibi aşık bir yolunu
bulup bu aşkını Azize söyler ve bu durumu Aziz
Goca annesi ile paylaşır malum biz Türk insanın
da olan bir meziyet babamızı ne kadar sevsek de
öncelikle sırlarımızı ve dertlerimizi
paylaşacağımız ilk akla gelen kişi anneler Aziz
Goca da onu yapıyor ana diyor beyin kızı bana
vurgun annesinin elini ayağını ot tutar aman
nasıl olur bey buna ne der bey bizi öldürür.
Aziz Goca şaşkın ana bunda ne var bende onu
seviyorum. Babam, Bey'in emrinde olan sevdiği ve
saydığı hürmet ettiği birisi gider Bey'e dünür
olur kızı ister dediyse de nafile anası Molla
Osman'a durumu bir şekilde açar Molla küplere
biner karşında bir Bey ve onun emrinde olan bir
kul nasıl olur. Bey'in kızı kulun oğluna istenir
kendisi bile oğlunu hem de öz oğlunu buna uygun
bulmaz eli ayağı titrer. Hatun der Bey duyarsa
anim Allah bizi de oğlumuzu da öldürür. hemen
hatun buraları terk edelim der. Gecenin geç bir
saati eşeklerini alıklıyorlar (semer vuruyorlar)
zaten o devirlerde şimdiki gibi kamyon dolusu
mobilya yok çabut çubut (kilim,yorgan,yatak vs.)
hiç kimseye haber vermeden Çeltik’i terk
ediyorlar. Uzun bir yolculuktan sonra Çoğu
köyüne gelirler.
Köyün Demografik Yapısı:
Köye yerleştiklerinde köy
yedi haneymiş. "Çalıklar, Balcam’lar,
Karavez’ler Aladın’lar Firik’ler, Çürük’ler ve
de Yirik’ler “ olmak üzere yedi hane ya da
aileden ibaret. Mollanın ailesi ile bu sayı
sekize çıkar. Zamanla yeni gelip yerleşenlerle
ve de yeni evlenip aile olanlarla köy çoğalıp
gider ve bu günkü duruma gelir. Kasaba insanı
genelde bir birine kız vermiş kız almış
dolayısıyla herkes ama herkes bir biriyle akraba.
Köy yukarıda sayılan sekiz sülale ve bir vesile
ile sağdan soldan gelen kişi ya da ailelerle de
çoğalır. Çoğalırken yaşam devam ettiği için
köyde çok değişik olaylarda vuku bulur.
Osmanlının yükselme devirlerinde köy halkı refah
içinde yaşamış ama Osmanlı’nın çöküşe geçmesi
ile köyünde atmosferi değişmiş savaşlar,
kıtlıklar meydana gelir. Savaş nedeniyle askere
alınan gençler ve yaşlılar cepheye gidince geçim
kaynağı olan tarımcılık gerilemiş gerileyen
tarımla kıtlık baş göstermiş sadece Balkan
Savaşı’na gidenleri musalla taşı almamış o
gidenlerden hiç kimse dönmemiş arkasından Yemen
ki uğruna binlerce türkü yakılan Yemen savaşı on
binlerce Anadolu evladının canını alan Yemen
Savaşı, arkasından Çanakkale Savaşı Türk
insanının kahramanlık destanı Anadolu geçilmez
dediği Türk Vatanının işgal edilemeyeceğini tüm
uygar dünyaya duyurduğu Çanakkale geçilmez
ibaresini altın harflerle tarihe yazdırdığı o
uğruna “hey on beşli, on beşli on beşliler
gidiyor kızların gözü yaşlı” diye türküler
yakılan daha yüksek yaşta olanların tükenip on
dörtlü, on beşli yaş guruplarının askere alınıp
gerekli savaş eğitimi almadan dahi cepheye
sürülen daha çocukluluğunu dahi yaşamamış Türk
evlatlarının vatan, millet bağımsızlık uğruna
şehit düştüğü Çanakkale Savaşı, Şark Cephesi’nde
Ruslara ve İngiliz, Fransız’ların sponsorluğunda
gene Ruslar tarafından eğitilip yetiştirilen
Ermeni çeteleri ve bu çetelerin suçu kabahati
olmayan mazlum Türk insanını hunharca katlettiği
Doğu meselesi ve Dillere destan bir rivayete
göre 60 000 bir rivayete göre 90 000 Türk
askerinin donarak öldüğü nice çocukların
yetim,analarını dul kaldığı Sarıkamış Savaşı ve
de sürüp giden Kanal Savaşı bu cephelerin
hepsinde benim köyüm insanı benim atam var idi.
İşte bitmek tükenmek bilmeyen savaşlar
savaşlarla gelen sıkıntılar ve kıtlık yılları
üstünde yok başında yok sersefil biçare
insanımızın yaşamından bezdiği günlük bulup
günlük yaşadığı arkasından gelen Kurtuluş Savaşı
ve asker kaçakları kimilerinin eşkiyalığa
soyunduğu eşkiyanın iyisi olur mu tabi
içlerinden iyi olanları da var benim köyümde de
bir tane iyi olanı nasip olmuş o da Halbaş Oğlu
Efe.
Çoğu Köyünün Bilenen Yaşanmış
Olayları.
Halbaşoğlu Efe:
Efe Köyümüzde Frigler diye anılan
aileye mensuptur. Bu sülalenin de Eber
tarafından geldiği söyleniyor. Asıl adı Emin ama
zamanla ses değişimine uğramış ve dedesine ait
olan “ Halil Paşa Oğlu > Hal Paşa Oğlu > Halpaş
Oğlu > Halbaş Oğlu Efe ” lakabını kullanıyor.
Efenin oğullarından biri de Yapraklı yaylasının
Muhtarı Kadir Çınar'ın babası olan Rahmetli
Bekir dayıdır. Halbaşoğlu 1. Dünya savaşında
tahminen 1915 – 1916 yılların da Doğu cephesine
ve Yemen cephesine gönderilen askerlerin
arasında idi. Fakat “ herkes askere gitti, köyü
kim koruyacak” diye gitmez. Köyümüzden iki
arkadaşı da onunla birlikte gitmez. O yıllardaki
şehit sayımızı incelerseniz 15’ i doğu
cephesinde olmak üzere toplam 79 şehidimiz
vardır. Köyün nüfusu ile orantı kurduğunuzda
gerçekten çok büyük bir sayı. Yani askerden
kaçmasını haklı gösterecek nedenleri vardır.
Gerçektende köyün koruyucusu olmuş. Kadınlar,
kızlar, çocuklar güven içinde köye girip
çıkıyorlarmış. Hatta kıra gidip gelenler köye
girip çıkarken korkarlarmış, efe köyü en iyi
görebileceği şekilde saklandığı yerden
bağırırmış “ korkmayın, ben buradayım geçe
bilirsiniz” diye.
Bir süre sonra Halbaş oğlu yakalanmış. Bizim
köyden iki arkadaşı, birde Emirdağ’lı, lakabı
Danacı olan asker kaçağı ile birlikte Bolvadin
tutuk evinde hapis yatmışlar.
Halbaş oğlu temizlik konusunda biraz
titizmiş. Arkadaşları bir gün yemek yapıp
yedikleri kabın içinde ellerini yıkayınca Halbaş
oğlu onlarla tartışmış “ yemek yenen kapta el mi
yıkanır. "Ben o kapta bir daha yemek yemem”
demiş. Bu yüzden arkadaşları ile arası açılır.
Belki bu olay nedeni ile olabilir Halbaş oğlu
iki eşi olmasına rağmen bir gün arkadaşlarına
“Emirdağ’ın saçı açıklarından birini alacağım”
der. Onlarda “senin iki eşin varya” derler,
“olsun” demiş. Kısa bir süre sonra hapisten
çıkmış ( nedeni bilinmiyor). Emirdağ’ına gitmiş
saçında iki örgüsü olan Fatma adında güzel bir
kızın saçından tutmuş ve kız korkmasına rağmen
kızın evine kadar birlikte gitmiş. Halbaş oğlu
Emirdağ’ında da ünlüymüş herkes orada da onu
tanıyormuş. Kapıyı çaldıklarında kızın annesi
ile aralarında şu konuşma geçmiş;
“Amaa Halbaş oğlu sen misin ? Çocuğumu korkutma”
.
“Ben bunu kendime istiyorum ” .
“ İki tane hanımın var senin evde?” .
“ Olsun ben bunu da istiyorum”.
“ Tamam Halbaş oğlu koyuver kızımın saçını,
vereceğim sana” .
Kızın üç ağabeyi Çanakkale de şehit olmuş,
hiç erkek kardeşi yokmuş belki kızın annesinin
bu kadar çabuk kabul etmesinde bununda etkisi
olabilir. Ya da Halbaş oğlunun güvenilir bir
insan olmasının da.
Halbaş oğlunun önce nişanı sonra düğünü
yapılmış kızın ailesi Emirdağ’ın Keçili
köyündenmiş gelin oradan getirilmiş. Halbaş
oğlunun, eşi şehit olan Ayşe adında bir kızı
varmış evde, yaylının önünde düğün bayrağını o
taşımış yani üvey annesinin düğün bayrağını.
Halbaş oğlu Efe bizim de aynı zamanda akrabamız
olur. Rahmetli Zalif dayının babası, Rahmetli
Kestek Dayının da dedesi olur. Halbaşoğlu Efe
genelde bizim ailenin Menekşeli de İkamet ettiği
dönemlerde Menekşeli de kalır. Gündüzleri
dağlarda kalır geceleri bizim ağıla iner
iaşesini alır. Gene mekanı olan dağlara döner.
Dışarı da koyun, kuzu,büyük baş hayvan olsun
onları ağılın yakınlarına kadar getirir gerisin
geri mekanına döner.Rahmetli Halbaş oğlu Efe çok
zararsız birisiymiş yaşadığı yıllar savaş
yılları Osmanlının son dönemleri ve eşkiyanın
kol gezdiği yıllar ama Efe köyün bizzat namus
bekçiliğini yapmış,yolda kalan insanımıza
yabanda kalan köyün hayvanlarına koruculuk
yapmış değerli ve namuslu birisi.
Halbaşoğlunun evi eski köyde
mezarlığın önünde olan çeşmeye yakınmış. Köyün
delikanlıları Emirdağı’ndan gelen gelini görmek
için çeşmenin arkasındaki musallaya çıkmışlar.
Bu yüzden eşini kıskanan Halbaş oğlu onu hiç
evden dışarı çıkarmamış. Bir süre sonra hamile
olan eşi ince hastalığa (verem) yakalanır.
Halbaş oğlu kaçak olduğu için yeni geline pek
iyi bakılamamış bu yüzden iyileşemeyen gelin,
kızına iyi bakar diye annesine gönderilir,
annesi onu da yanına alarak her sene çıktıkları
Darı Sekisi diye adlandırılan yaylaya çıkar.
Annesi, hastalıktan dolayı çok zayıf düşen
kızına iyi bakmış ve kızı doğum yapmış Emine
adında bir kızı olmuş. Kız üç aylık olmuş bu
arada tam iyileşemeyen ve hala zayıf olan kızına
annesi süt çorba gibi hafif yiyecekler
veriyormuş. Kızın canı bir gün sulu köfte
istemiş, ama annesi “Daha çok zayıfsın, biraz
daha iyileş” diye yapmamış. Kız bu isteğini
teyzesinin kırmayacağını düşünerek “Anne saçımı
yıkadım ördürmek için teyzeme gideyim” demiş ve
onlar gibi yaylada duran teyzesine gitmiş.
Teyzesine “Canım köfte istedi ama annem yapmıyor”
demiş. O da “Dur kızım ben sana yaparım” demiş
ve saçını örene kadar hemen olsun diye ocağa
köfteyi koymuş. Saçı örüldükten sonra kız ala
sulu pişmiş köfteyi acele ve birazda çok yemiş.
Eve geldiğinde annesine “Benim takatim yok anne”
demiş ve hemen yatmış. Koca Elif diye anılan
anası hemen durumu anlamış ve “Teyzende köftemi
yedin” demiş, evet cevabını alınca kızını evde
bırakmış ve hemen bacısına gitmiş. Bacısının
yaptığına çok kızan Koca Elif . “Üç oğlum şehit
oldu, benim derdim bana yeter, birde sen mi
çıktın, az kalsın kızımı öldürüyordun” diyerek
onu saçından tutarak bir güzel dövmüş. Komşuları
ancak kurtarabilmiş bacısını Koca Elif'in
elinden. Gece iyice rahatsızlaşan gelin vefat
etmiş. Koca Elif öksüz kalan torununu kendi köyü
Keçili de büyütmüş. Emine dört yaşına geldiğinde
bir gün babası Halbaş oğlu gelmiş, sokakta
oynayan kızını alarak Kaputunun arasına saklamış
ve ebesinin evine ***ürmüş. Kapıyı açan Koca
Elife “Kızım nerde” diye sormuş. Halbaş oğlundan
korkan kaynanası “Dur Halbaş oğlu şurada
oynaşıyordu, ben sana bulup geleyim” demiş.
Halbaş oğlu gülerek kızını çıkarmış ve “İşte
burada anne, çocuğum çok zayıf iyi bakmamışsın”
demiş. Koca Elif “Tamam Halbaş oğlu bundan sonra
bakarım” demiş. Bu Emine’nin babasını ilk ve son
görüşü olmuş.
Mazı denen köy ile bizim köylüler arasında
sürekli anlaşmazlıklar olurmuş. Özellikle birisi
bizim köylüler ve Halbaş oğlu ile devamlı
uğraşırmış. Bir gün iyice kızan Halbaş oğlu bir
gece yanındaki yardımcıları ile adamın evini
başmış ama aradıkları kişi evde yokmuş. Gece
korkarak uyanan ev halkına “Korkmayın benim
sizinle alıp veremediğim yok, size bir şey
yapmam” demiş. Hatta evdeki kadın ve kızlara
zarar vermek isteyen yanındaki yardımcılarına
“Eğer bunlara dokunmaya kalkarsanız hepinizin
leşini yere sererim” demiş. Daha sonra bir gün
adamı yalnız yakalamış ve kulaklarını kesmiş.
Adam beni öldür diye yalvarmış ama “Seni
öldürmem, bu sana ders olsun demiş”. Bu kişinin
akrabaları hala Kulağı kesikler diye anılır
köyde.
Halbaş oğlu bir gün evde yatarken yakalamak
için askerler baskına gelmiş. Bütün köylü evin
önünde birikmiş. Evin önünde askerleri gören
Halbaş oğlu “Kapıyı bacayı kırmayın, ben teslim
oluyorum” diye seslenmiş. Giyinip kuşanmış,
silahını da yanına almış. İki katlı, hanay denen
ev derenin kıyısında imiş, arka tarafta olan
bacaya tekme atmaya başlamış, yıkılan bacanın
sesinden Halbaş oğlunun oradan kaçacağını
düşünen asker ön kapıya sadece bir nöbetçi
bırakarak arkaya koşmuş. Evlerin birbirine
bitişik olması ve arka tarafın dere kıyısında
olması askerlerin zaman kaybetmesine yol açmış.
Halbaş oğlu ön kapıdan çıkmış, kapıdaki askere
“Benim seninle işim yok önümden çekil” demiş.
Yalnız olan asker Halbaş oğluna müdahale etmemiş
ve Halbaş oğlu herkesin gözü önünde kaçmış.
Halbaş oğlunun beraber hapis yattığı en yakın
iki arkadaşı tarafından nasıl tıraş edelim diye
kandırılır. Ölümü öyle dürüstçe olmamış efeyi
Herhalde yanılmıyorsam büyüklerin kaçakçı yolu
dedikleri mevkide gel seni efe traş edelim diye
kandırarak taşın üstüne oturtuyorlar. Sadece
üzücü son sahneden bahsetmek istiyorum. Tıraş
ederken heyecan ve korkudan kasaturayla boğazını
bir seferde kesemiyorlar efe de “Allah belanızı
versin, anlaşıldı siz bu boku yiyeceksiniz bari
kasaturayı enseme çalın öyle çabuk ölürüm” diyor.
Halbaş oğlunu yakalayan yakın arkadaşlarından
birisinin hanımı, Halbaş oğlu yesin diye devamlı
kümesin yanına yoğurt ve çörek koyarmış. Bu
olaydan sonra 15 gün boyunca yiyecekler
alınmayınca hanımı kocasına “Halbaş oğlu
yiyeceğe dokunmuyor, ne oldu ki” diyor. Kocası
da “ Halbaş oğlu gelmez artık gelinmez yola
gitti” diyor. Bundan şüphelenen hanımı sandığı
araştırdığında Halbaş oğlunun mendil ve tesbih
gibi bazı eşyalarını buluyor ve kocasının Halbaş
oğlunun katili olduğunu anlıyor ama kendisini de
öldürür diye korktuğu için kimseye söyleyemiyor.
Arkadaşlarının Halbaş oğlunu yakalama nedeni
başına konan ödülmüş, Bir at olan ödülü almaya
gittiklerinde “Ona af çıktı artık ödülü
alamazsınız” demişler. “Ne zaman çıktı” diye
sorduklarında “15 gün oluyor” denmiş. Yani af
haberi köye vaktinde gelseymiş Halbaş oğlu
özgürlüğüne kavuşmuş olarak yaşamaya devam
edebilecekmiş.
Ben affı araştırdım ve şöyle bir bilgi ile
karşılaştım;
7 Ocak 1922: TBMM tarihindeki ilk
“genel af” yasası 7 Ocak 1922 tarihinde
çıkarıldı. Toplam dört maddeden oluşan yasa
ile cezalarının üçte ikisini tamamlayan
mahkumların kalan cezaları affedildi, işgale
uğrayan yerlerdeki kişiler hakkında açılan
davalar ise ertelendi.
Yani efenin ölüm tarihi yaklaşık olarak 1922
yılının Ocak ayı sonu veya Şubat ayı başı.
Halbaş oğlu yaklaşık olarak yedi yıl kaçak
yaşamış.
İnsan böyle olayları öğrendikçe nerden
nereye diyesi geliyor ve kadere olan inancı bir
daha kuvvetleniyor.
Gene köyümüzün zenginlerinden Nasların Mıkır
bilmeyenleriniz varsa da rahmetli Nasların Hacı
Mehmet’in amcası Mıkır, Harun gibi zengin. Onu
Bir Ramazan ayında bir mescit de teravih
namazından alınıp eşkiya tarafından hunkarca
öldürülüşü olayı da köyümüzün unutulmayan ve
dilden dile dolaşan hikayelerinden biridir.
Buyurun birlikte bir de bu hikayeyi dinleyelim.
Eşkiyanın Köy Baskını.
MIKIR OLAYI:
Cumhuriyetin ilk yılları Çoğu Köyü'nün
zengin eşrafından MIKIR at üzerinde gelir gider
para gani bir dediği iki olmaz Emirdağ'ın Pörnek
köyü onun Emirdağ Uzun çarşısının yarısı onun
ovada yayılan sürünün sayısı belli değil işte
öyle bir Mıkır adam Harun gibi zengin. Malum
bizim insanımızı bilirsiniz eline hatırı sayılır
bir maddiyat geçtiği zaman ne yaparmış evliyse
önce hanımını boşar sonra kendine güzel bir
hatun almakla işe başlarmış.Bu da öyle tiplerden
biriydi.Bir gün at üzerinde Emirdağ'dan köye
girerken burada isim vermeyeceğim kadının birisi
Mıkır ağam bizimkileri gördün mü ne yapıyorlar
bana bir şey söylediler mi diye soruyor Mıkır da
cevaben şöyle der,"bizim için yanaklarından öp"
dedi diyor, tabiki buna kadın bozuluyor ve
ahdediyor bunu senin yanına koymam gibisinden.
Çünkü daha önce buna benzer bir sürü olaylar
olmuş yaşanmış bu son olay bardağı
taşırmış.Ramazan ayında bir gün millet teravih
namazında gece zifiri karanlık malum elektrik
yok içerde sade kandil yanıyor. Eşkiya Köyü
basıyor tıpkı Türk filmlerindeki gibi önce rast
gele gelişi güzel el bombaları atlıyor
sonrasında eli silahlı eşkiya Mıkır'ın bulunduğu
odaya (o zamanlar odalar ev kahvehane ev mescit
ev de otel vazifesi görüyor) yöneliyorlar ve
odanın kapısını açıyorlar o esnada cemaat
secdeye varmış durumda içeri giren eşkiya başı
cemaata diyor burada çok özür dilerim dilim
varmıyor o kelimeyi söylemeye ama konunun içinde
olduğu için değinmek zorundayım dinini bilmem ne
yaparım başınızı kaldırmayın diyor (bunu bana
rahmetli İsa dedem yani Irbığın İsa anlatmıştı
bu şekilde oldu diye çünkü o cemaat te o da
varmış olayları o mekanda bire bir yaşayanlardan
biri)millet başını kaldıramıyor ve secdede
oldukları gibi kalıyorlar. Eşkiya diyor ki
aranızda Mıkır denilen adam kim ise kalksın
diyorlar kimseden ses yok bu bir kaç kez devam
ediyor ve sonunda Mıkır ayağa kalkıyor ve
buyurun ağalar benim diyor, eşkiya diyor ki o
esnada gel bilmem nesini yaptığımın Mıkırı
seninle bu gece çok işimiz var ve böylece Mıkırı
teravih namazı kılınan mekandan dışarı
çıkartıyorlar.O arada köpek dışarıda saldırıyor
Mıkır'ın köpeğiymiş onu oracıkta öldürüyorlar.
Eşkiya birbirlerine efe diye hitap ediyorlar o
esnada Mıkırın karısı burada isim verebilirim
bizimde halamız oluyor Aziz'in Hasan'ın kızı
Dedemin öz halası Ayşe hala diyor ki gara gara
dökülesiceler benim kocamdan ne istersiniz
kazanın da yiyin daha dün yemiştiniz al
katmerlerimi diye serzenişte bulunuyor. Ayşe
hala koltuğunda seccade namaza giderken eşkiyanın
birisi eşkiya başına sesleniyor efe kadın bizi
yendi diyor çünkü o kişilere bir gün önce
elleriyle katmer ikram etmişmiş,efe kamala
dinini bilmem ne yaptığımı diyor o esnada
sokakta yürümekte olan Ayşe halayı da arkadan
sırtından kamalıyor.O da orada can
veriyor.Mıkır'a ne oldu diyeceksiniz Mıkır'a
sabaha kadar işkence edilmiş. Tırnaklarını
çekerek zor bir ölümle eski köyün ilk okulunun
sokağında öldürülüyor. Burda amaçları kadın
bahane Mıkır'ın sınırsız serveti imiş.
KAZALIĞIN GİDİŞİ.
Bucak Müdürü Ali Şan AĞA:
Birde Köyümüzün kasaba olmadan önce
bir de bucak olduğu ve bucak müdürü Ali Şan Ağa
var.Osmanlı İmparatorluğu dönemi Afyon Kara
Hisar’ın Mutasarrıf,Bolvadin’in Sancak olduğu
yıllar bizim köyümüz de bucakmış benim
tahminlerime göre Padişah Sultan Abdul Aziz
dönemi olsa gerek neden diyeceksiniz şimdiki
Emirdağ ilçesi o dönemde kuruluyor ve Padişah
Abdul Aziz kurdurttuğu için de Aziziye ismini
alıyor.İşte bu yıllarda öncelikle bizim bucak
müdürü Ali Şan Ağa'ya teklif geliyor ve bucak
müdürlüğüm elimden alınır diyerekten Ali Şan Ağa
bu kazalık teklifini kabul etmiyor ve böylelikle
de kazalığımız da elimizden kayıp gidiyor.
İşte köyümüzün yaşanmış olayları bunlardır.
Toprak
reformu:
Bir de köyümüzün cumhuriyetimizin 1934’lü
yıllarında tek parti döneminde yurdun değişik
yörelerinde süre gelen topraksız köylüyü
topraklandıralım şiarı ile Fakı'nın Abdullah’ın
muhtarlığı döneminde de fazla toprağı olmayan
köyümüzde de bu uygulama Aziz Oğullarının
mülkiyeti altında olan menekşeli denen mezrada
uygulanmış ve Aziz oğullarının elinden o arazi
alınarak köylüye bağ yeri olarak
dağıtılmış.Zaten yurdun her köşesinde böyle
uygulamalara sıkça rastlanılıyormuş.Bu toprak
dağıtımından önce de bu mekanları Aziz oğulları
iki kısma ayırmış Kara Börk tepesine kadar olan
kısım kış ağılı Menekşelinin diğer kısmı kepez
ve Guz Pınara kadar olan kısım da yaz ağılı
olarak kullanılıyormuş.Bu mekanların köylülere
dağıtılmasından sonra Aziz oğulları Avcı
gediğini aşarak kendilerine yeni yurt olarak
Avdan’ı seçmişler.
Kasabamıza değişik tarihlerde gelip yerleşen
aileler olmuş mesela Çubukçular
“Çubuk’lar”Ankara Çubuk ilçesinden gelmişler.”Döngün
ve düğeç”soy ismini taşıyanlar Bolvadin’den
gelmişler.”Yüksel’ler” Eber’den gelmiş 1934
yılında çıkartılan soy adı kanunu ile Yüksel soy
ismini almışlar “Yolal”soy isimli olanların
Eber’den akrabalarıdır Eber’den beraber göç
ederek Çoğu köyü’ne yerleşmişlerdir.Halbaş oğlu
gilin geldiği yer Eber’dir.diğerleri de bir
şekil de kasabamıza gelmişlerdir.Zaten kasabanın
büyük bir kesimini Eber’den gelenler ve onun
soyu,yerleşik insanlarımızın birbirlerine kız
verip kız almaları sonucu bugünkü kasaba
insanımızın omurgası oluşmuştur.
Kasabamıza ilk yerleşen halk buranın ormanlık,
doğanın güzel olması ve vergiden, askerden
kaçanların korunmak nedeni ile yerleşmiş
olabileceği de bir varsayımdır. Yerleşilen
yörede daha önce değişik medeniyetler yaşadığı
hatta yerleşim yerlerinin altları mağara olması
da böyle bir yerin de mağara olmasından dolayı
tercih edildiği bu yörede yaşayan kavimlerin taş
devrini de yaşadıkları da mevcut mağaralardan da
anlaşılıyor.Buralara yerleşen insanımız
evlerini mağaralar üzerine yapıyor.Mağaraları da
hayvan barınağı ve hayvanların yiyeceklerinin
saklandığı insanların kendi ihtiyaçlarının
konduğu bir nevi ambar olarak kullanmışlar.Evler
genelde bitişik nizam yapılmış nerede ise
evlerin damlarından dolaşılarak istenilen
mekanlara gidilecek bir şekil yapılaşma oluşmuş.
Buna rağmen tehlike karşısında da birleşerek,
köyde bulunan ve adına "Kızıl Kalesi" denilen
yeri gizlenme yeri olarak kullanılmışlardır.
Çoğu Köyü’nde
meydana gelen doğal afet:
Yıl 1934 Çoğu köyünde bir öğle vakti Azzin
Hasanın torunu Mustafa YOLAL'ın (Pazar
Delisi)evinin üstüne kayadan bir taş düşer.Taşın
düşme esnasında evde bulunan Mustafa YOLAL küçük
kızı Menekşe'ye mama yedirmek de ve yahut
kucağında tutuyor,sırtını bizim tabiri caiz ise
kanı çuvalı dediğimiz çuvala dayamış
oturuyor.Taşın düşmesi ile evin döşemeleri
çuvalın üstüne düşüyor.Mustafa YOLAL'a hiç bir
şey olmuyor ama ne yazık ki kucağındaki küçük
kızı Menekşe hakkın Rahmetine kavuşuyor.Bu
olaydan sonra köylüyü bir korku salıyor bu
taşlar bir gün gelir bizim başımıza da düşer
diye işte o gün bir milat oluyor o günden sonra
zamanın muhtarı olan Mehmet Ali YOLAL ve halkın
desteğiyle girişimler başlıyor ve bu
girişimlerin semeresi çok partili dönem de gene
köyün muhtarı olan Mehmet Ali YOLAL'ın devrin
başbakanı rahmetli Adnan MENDERESİ bizzat Köye
getirişi olayı yerinde tesbiti köylünün haklı
olan davasını adeta kamçılamış olaylar köyün
lehine daha suratle gelişmiş plan proje işleri
daha hızlanmış,tam işlerin yürürlüğe gireceği
aşamada 1960 ihtilali olmuş ihtilal dan bir
müddet sonra Adalet Partisi döneminde işlemler
kaldığı yerden gene başlamış.Malum bildiğiniz
üzerine evler Devlet kredisiyle o zamanın parası
7.500.TL.O günün şartlarında büyük para geri
ödemeli olarak yapılmış.İlk etap da köylü bu
projeye ve taşınma işlemlerine sıcak bakmamış
büyük bir ekseriyet çoğu zorla ikna edilmiş
neden mi diyeceksiniz o günün şartlarında
7,500.TL.Büyük para dedim ya halk biz bu parayı
ödeyemeyiz korkusu ile bu işe sıcak bakmamış ama
zamanla ikna olmuşlar.Tabi kim istemez yeni
evlere taşınmayı bir nevi Çoğu Köyü bazında bir
devrim medeniyet değişikliği,banyosu tuvaleti en
önemlisi babaya ayrı oğluna ayrı bir ev.Eskiden
neydi bir ev ona da evlenirse ve kaç çocuk varsa
hepsi aynı mekanda.İşte bur da başlıyor Çoğu
Köyü'nün adının değişmesi etrafını çepeçevre
saran dağlardan Kemerkaya oluşu kolay olmamış.
Rivayetler:
Köyün adının nerden geldiğine dair
de bazı rivayetler vardır. En çok üzerinde
durulan "Battal Gazi buraya uğramış, köyde
Ermeniler görünce, çoğu burada diyerek kovmuş,
köyün adı "ÇOĞU" kalmıştır. Bir başka rivayete
göre ise "Rumlar buraya geldiğinde, Türklerin
çoğu burada demişler ve köyün adı "ÇOĞU"
kalmıştır.
Kemer Kaya İsmini
Ne Şekilde Aldığı:
1960 yılında Köy İşleri Bakanlığı'ndan gelen
ilgili bir müdür; kasabamızı dağların bir kemer
gibi sarmasından esinlenerek "Köyün adını
değiştirelim mi der ve buranın adı KEMER KAYA
olsun." demesi, köylülerin de bu görüşe rıza
göstermeleri köyün adının Kemer Kaya olarak
değiştirilip Kemer Kaya kasabası olması
sağlanmıştır.
Eski Köyün Taşınma
Sebepleri:
Yukarıda bahsi geçen konuda
köylünün birinin evinin üzerine taş düşmesi
vesilesi bu olayın vatandaşın mal ve can
kaybına yol açması bütün bu doğal felaketlerden
kurtulmak, yerleşim yerinin değiştirilmesi için
İmar-İskân Bakanlığına gidilip yardım alınarak
04.05.1956 tarih ve 43 numaralı tetkik raporu
ile durum ilk kez tespit edilmiştir. Daha sonra;
17.04.1958 tarih ve 30/3 numaralı ikinci bir
tespit ve değerlendirme raporu hazırlanarak
Köyün nakledilmesine karar verilmiştir. köyün
orta malı ikinci derece deprem kuşağında bulunan
Söğüt Önü mevkii belirlenmiştir.
Belirlenen bu alanda 16.03.1960 tarihli Jeolog
Halil ÜNLÜSOY tarafından düzenlenen jeolojik
etüt raporu ve 22.05.1964 tarih ve 03/101
numaralı raporla prosedür tamamlanarak ihale
aşamasına gelinmiş ve Aşağı mahallede oturan 261
haneden 258 hanesi için ev başına 7500. TL.
borçlandırılarak kuraları çekilip evlerin
yapımına başlanmıştır. İnşaatlar 1966 yılında
tamamlanarak hak sahiplerine teslim edilmiştir.
Taşınmaların arkasından, köy eski yerinden düz
bir alana ( Bu günkü yerine ) taşınmıştır. yeni
evler yapılmış, köy modern bir yapıya
kavuşmuştur. 11.Haziran.1967' de yapılan
belediye seçimleri ile kasaba olmuştur. Böylece;
üzerinde nice medeniyetler yaşayan, Antik çağda
Appola, Osmanlı İmparatorluğu döneminde ÇÖGİ
Köyü olarak bilinen daha sonra halk arasında
söylendiği şekliyle ÇOĞU Köyü, Bir dönem de
bucak olduğu bucak müdürünün görev yaptığı
yerleşim yeri olan kasabamız 1967 yılında
yapılan belediye seçimleri ile Kemer Kaya
Kasabası olarak tarih deki yerini almıştır.
Kasabamızın Komşu
Köyleri:
Kasabanın doğusun da Tez Köyü ve Kara
Yokuş yolu, kuzeyinde Çatallı Köyü, kuzey
batısın da Kuru Dere Köyü, batısında Derbent
Köyü, güney batısında Öz Burun Kasabası, güneyin
de Güney Köy ve Karaca Ören Köyü, Taş Ağılı Köyü
ve Kara Yokuş Köyü bulunmaktadır.
Kasabamızın Arazi
Yapısı:
Arazi oldukça engebelidir.
Düzlük çok az ova yoktur toprak kıraçtır.Tepeler
arasında biraz düzlük bulunmaktadır. Köyün
yerleşiminin bulunduğu yer ve Sivri Tepesi’nin
arkası düzdür.
Kasaba toprağı bağcılık ve meyvecilik yapmaya
elverişli meyveciliğe yeni yeni başlanmaktadır.
Diğer ağaçlar olarak akasya, kavak çok az da
olsa çam görülmektedir.
Tahıllardan buğday ve arpa yaygın olarak
yetiştirilmektedir. Bunun yanı sıra nohut,
mercimek, kara dene, haşhaş ve ayçiçeği ekimi
yapılmaktadır.
Kasabamızın Yaylaları:
Bunlar “Yedi Kapı, Sorkun,
Avdan, ,Yapraklı, Yelli Bel,Kepez,Guz Pınar,Darı
Sekisi ve Ovacık gibi yaylalardandır. İlkbaharın
ucuyla buralar da bulunan ağıllara hayvanlarla
birlikte yaylaya çıkılırdı. Şimdi bu yaylalardan
Yedi Kapı,Avdan ve Yapraklı mahalle olmuştur.
İnsan yaşamına uygun düzende evler,okullar ve
camiler yapılarak yerleşik yaşama geçilmiştir.
Kasabamızın İklim Yapısı:
Kasabada genellikle karasal iklim
hüküm sürmektedir. Yağışlar bahar ve sonbahar
mevsiminde görülür.Kışın karasal iklimin
özelliğinden dolayı bol bol kar yağar. Yazları
kurak ve sıcak, kışları soğuktur.
Kasabamızın Nüfus Yapısı ve Mahalleleri:
Kasaba nüfusu 5000 civarındadır. 700 haneden
oluşmaktadır.Aslında kasaba nüfusu 10000'e
yakındır. Kasaba halkının yaklaşık olarak %40'ı
Avrupa ülkelerinde,%20'si %40’ıda yerleşik
olarak yaşamaktadır. 6-7-8-9’uncu aylarda
yerleşik nüfus %80-%90’ları bulmaktadır.Kasaba
insanımız Yurt satında ve dünyanın değişik
ülkelerinde yaşamlarını idame
etmektedir. Yerleşik olarak yaşayanların %55'i
geçimini tarım ve hayvancılıktan sağlamaktadır.
%45'i çalışmakta, %5'i de mevsimlik işçi olarak
değişik yörelerde çalışmaktadır.
Kasabamız yerleşim olarak geniş bir alana
yerleşmiştir. Bundan dolayı da yedi (7)
mahalleye ayrılmış olup; mahallelerimiz
şunlardır: Yaka Mahallesi, Yeni mahalle, Zafer
mahallesi, Hürriyet mahallesi, Savaş mahallesi,
Yapraklı mahallesi ve Avdan mahallesidir.
Kemerkayam
Kekik kokan yaylaları
Geveni,sığır kuyruğu
Menekşe kokan Menekşeli dağı
Buz gibi serin suyu
Buram buram Çiçek kokan
Yelli bel yaylası
Sana öyle hasretim ki
Gözümde tütüyor Avdanın
Kötü çeşmenin suyu
Guz pınarın serinliği
Kepez'in kekliği
Dolayın çam kokulu havası
Sivrinin bana o mazlum bakışı
Aslan tepesi'nin aralığı
Kemerkaya ovasına açılış
Gine hasat mevsimi
Tüm güzellikleri ile benim sizin
Menekşe kokulu Kemerkayam.
Ramazan YOLAL
KEMER KAYA ÖZLEMİ
Uzun olur yaylanızın yolu
Serin olur yelli Belin suyu
Yol verirse Asar Beleği
Gelirim yaylanıza
İçmek için o soğuk suyundan
Hiç eksik olur mu senin başın dumanı
Bir gelin gibi bakışın Kara Börk
Aşağı sarkınca görünür
Kötü kalesi
Benim kilim nakışlı Avdan yaylam
Sana hasretim güzel yaylam
Daha dün gibi kulağımda
Koyun kuzu sesi
İnsan doyar mı ki senin suyuna
Kötü çeşme içmek içmek
Suyundan kana kana içmek
İnan ki bir ömre bedeldir
Bir daha çıkmak nasip olur mu zirvene
Abide gibi başı dik Tömsü Kalesi
Tarihte neler barındırmışsın başında
O Bizans’ın yıkık fırını
Ne canları doyurmuştu
Türk’ün güzel Yurdu
Kaçıp giderken Bizans’ın
Yakıp yıktığı Tömsü kalesi
Senin o nazlı
Duruşunu özledim
Benim güzel memleketim
Ramazan YOLAL.
|